Neoliberalizmin Ölümü Büyük Ölçüde Abartılıyor – Philip Mirowski

Çöküşü doğrultusundaki öngörülere rağmen, neoliberal düşünce kuruluşları ve lobi gruplarından oluşan iktidar bloğu hâlâ derinlemesine yerleşik bir durumda ve sağlık sektöründen uzay araştırmalarına kadar uzanan yeni alanlara nüfuz etmeye devam ediyor. Sol bu güce karşı koymadıkça, neoliberalizm sona ermeyecek.

COVID-19 pandemisinin sona erdiği yönündeki genel rahatlama duygusunun aksine, aslında sona eren yalnızca salgının yayılmasını ve çoğalmasını engellemeye yönelik ortak halk sağlığı önlemleridir. “İstemekle olabilir” anlayışı, siyasi hareketler inşa etmek için sağlam bir temel değildir; buna rağmen, küresel ısınma, biyolojik çeşitlilik kaybı, Trumpçılık, ekonomik eşitsizlik, pandemi veya Ukrayna savaşı gibi mevcut krizlerin çoğuna karşı varsayılan tutum haline gelme tehlikesini taşımaktadır.

Bu tür bir “sonlandırma hayranlığı”nın solda belirgin biçimde görülen örneklerinden biri, neoliberalizmin bir şekilde sona erdiğine ya da en azından sonuna yaklaşmakta olduğuna dair yaygın kanaattir. Bu özel sonlandırma arzusu, çaresizlik hissiyle birleşen ve neoliberalizmin tatmin edici bir şekilde tanımlanamayacağı yönündeki bıktırıcı nakaratın bir sonucu olabilir. Tartışmayı netleştirebilmek için, öncelikle soldaki kesimlerin “neoliberal” terimini hangi şekillerde kullandığını ele almamız gerekiyor.

Neoliberalizmi Tanımlamak 

Çok çeşitli kişiler “neoliberal” terimini ulusal ya da küresel tarihin bir alt dönemi olarak belirtmek için kullanır. Bu kullanım, yalnızca pratik bir kısaltma olabilir ya da daha derin bir anlama işaret edebilir — tıpkı “girişimcilik çağı” ya da “Yeni Anlaşma dönemi” gibi tarihsel dönemleri sınıflandırmaya çalışan bir tarihçinin çabası gibi.

Bu anlamda neoliberalizm, genellikle pratik bir retorik araçtan ya da müfredat başlıkları serisinden öteye geçmez ve pek ciddiye alınmaz. Böyle bir kavramın bir başlangıcı ya da sonu olup olmadığını söylemek mümkün değildir, çünkü tartışmaya değer öznel bir niteliği yoktur. Aydınlanma Çağı’nı veya Yeni Anlaşma dönemini sürekli uzatma ya da kısaltma çabaları, bu tür tarihsel dönemlendirmelerde siyaseten ne denli az şeyin söz konusu olduğunu ortaya koyar.

Biraz daha etkili bir kullanım biçimi ise “neoliberalizm”in belirli bir politika paketi veya siyasi uygulamalarla özdeşleştirme eğilimidir. Bu duruma bir örnek, ekonomist John Williamson’ın 1989’da ortaya attığı “Washington Konsensusu”dur; bu terim, o dönemde Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’ndaki ekonomistlerin ortak yönelimlerini madde madde özetlemek amacıyla kullanılmıştır. Ancak Williamson daha sonra, hazırladığı listenin kendi neoliberalizm tanımıyla eşdeğer olmadığını özellikle vurgulamış; neoliberalizmi piyasa yanlısı politikalarla özdeşleştirmenin “markaya zarar verdiğini” savunmuştur.

Williamson’ın bu itirazı, belirli bir ölçüde geçerlidir; zira onun maddelerinin çoğu, o dönemdeki neoklasik iktisadın basit çıkarımlarından ibaretti ve 20. yüzyılın neoklasik kuramı, neoliberal çerçevenin birçok yönüyle derin bir ayrışma içindeydi. Dışarıdan bakanların bu farkı gözden kaçırması anlaşılabilir; zira bu durum, Milton Friedman ve Chicago Okulu’nun diğer popüler temsilcileri tarafından büyük ölçüde yanlış yansıtılmıştır.

Asıl mesele şudur ki, neoliberalizm her şeyden önce siyasi bir proje olmakla birlikte, açık biçimde belirli ve sabit bir devlet politikaları setine indirgenemez. Tanınmış bazı neoliberal kuramcılar ortaya belirli işaretler koymuş olabilir; ancak hareketin bütünü, tarihsel dönemeçleri kendi lehine kullanma konusunda son derece esnek olduğunu ve sözde kutsal kabul edilen birçok politika hedefini eğip bükerek yeniden tanımlayabildiğini defalarca göstermiştir. Gerçekten de ideal bir piyasa toplumu yaratma yönündeki arzuları zaman içinde değişmiş; Alman ordoliberallerden Chicago Okulu’na, oradan da Murray Rothbard’ın takipçilerine kadar uzanan farklı okullar neoliberal düşünce kolektifinde egemenlik kazanmış ve yer değiştirmiştir.

Neoliberalizmi bir politika paketine indirgeme fikrine yönelik temel çekince ise, belirli bir politikanın dışsal gözleminden yola çıkarak onun özgül ve tekil bir neoliberal ilhamla hayata geçirildiğini tespit etmenin neredeyse imkânsız olmasıdır. Sol çevrelerde sıkça dile getirilen bir argüman, doktrinler ile pratik sonuçlar arasındaki gevşek bağa dayanarak fikirlerin ve ideolojilerin siyasette esasen önemsiz olduğu, önemli olanın yalnızca maddi koşullar olduğudur. Oysa neoliberal düşünürler, bu tür görüşlere karşı derin bir küçümseme duymakta ve fikirler savaşına çoğu zaman açıkça katılım göstermektedir.

Foucaultdan Federalist Society’ye

“Neoliberal” teriminin üçüncü bir kullanım biçimi, genellikle kültürel çalışmalar, eğitim tarihi ve genel olarak beşeri bilimler alanlarında karşımıza çıkan, bireysel öznel deneyimin kendine özgü bir şekilde biçimlendirilmesine dayanır. Bu tanım, özellikle Michel Foucault’nun neoliberalizmi öznenin benliğin girişimcisi olması yönündeki bir buyruk olarak tasvir ettiği derslerinden türemektedir.

Foucault’nun Gary Becker gibi neoliberallere ne ölçüde yakınlık duyduğu konusunda bugün geniş bir tartışma literatürü vardır. Buna rağmen Foucault, neoliberal benlik şablonunu yaygınlaştırmıştır: Satılacak bir ürün, yürüyen bir reklam panosu, yatırım yapılacak, yönetilecek ve geliştirilecek varlıklardan oluşan bir yığın; ancak aynı zamanda budanacak, dış kaynaklara devredilecek, risklere karşı korunacak ve en aza indirgenecek yükümlülüklerin envanteri.

Bu vizyon, sosyal medyanın neoliberal kişisel kimliklerin öğreticisi ve örnekleyicisi olarak oynadığı role dair etkileyici çalışmalara ilham vermiştir; aynı şekilde, eğitim kurumlarının neoliberal yankı odalarına dönüşümünü de açıklamakta kullanılmıştır. Açıkça görülüyor ki bu tanım, en azından piyasa dayatmalarına tâbi bir kişisel ahlak ve sunum tarzının yayılması söz konusu olduğunda, başlangıcı belirli ölçüde tespit edilebilir bir neoliberalizm zaman çizelgesini desteklemektedir. Ancak bunun belirgin bir sona ulaşıp ulaşamayacağı daha çok tartışılmalıdır.

Neoliberalizmin dördüncü ve son tanımı ise, 1947’den itibaren Mont Pelerin Topluluğu (MPS) ile ilişkilendirilen bir grup düşünür ve aktivistin en somut tezahürünü oluşturur. Amerika Birleşik Devletleri’nde bir dizi düşünce kuruluşu (Cato Institute, Manhattan Institute, Heritage Foundation, Competitive Enterprise Institute), akademik birimler (Hoover Institution, Mercatus), gölge ağlar (Council for National Policy, Americans for Prosperity, American Legislative Exchange Council [ALEC], Federalist Society) ve finansman kaynakları (Koch ailesi, Bradleyler, Volker Fonu, Liberty Fund, Rockbridge) ortaya çıkmıştır. Benzer yapılar diğer ülkelerde de mevcuttur.

Neoliberal teorisyenler, aktivistler ve finansörler arasındaki erken dönemden itibaren süregelen karşılıklı bağlantılar, bu yapının kurumsal kayıtlar, biyografik ayrıntılar ve siyasal oluşumların tarihi üzerinden izlenebilecek tutarlı bir hareket olarak değerlendirilmesini mümkün kılar. Bu tür analizlerin somut bir örneğini görmek isteyenler, DeSmog’daki Koch Network Database’ine başvurabilir. Neoliberalizmin bu son tanımı, dört tanım arasında en özlü olanı olup, aynı zamanda en yüksek derecede ampirik içeriğe sahip olanıdır. 

Mont Pelerinin Gölgesi

Peki, neoliberalizmin bu tezahürü artık fiilen sona ermiş olarak mı değerlendirilmelidir? MPS hâlâ varlığını sürdürmektedir ve hatta bu Ekim ayında Oslo’da bir genel toplantı daha yapması planlanmaktadır. Ancak, topluluğun en parlak günlerinin çok geride kaldığını düşündürecek nedenler vardır. Topluluk, yeni üyeler çekebilmek için yakın zamanda üyelik kurallarını gevşetmek zorunda kalmıştır ve sağ kanadın öncü siyasi düşüncesi için bir platform olma iddiası da cazibesini yitirmiştir; bunun yerine, politik iyi(!) niyetleriyle böbürlenmek isteyen çok zenginlerin bir araya geldiği bir toplantıya dönüşmüştür.

Neoliberal düşünce kolektifi, John Taylor’ın Milton Friedman, Deirdre McCloskey’in George Stigler, ya da Tyler Cowen’ın Friedrich Hayek olmadığını kabul etmek zorunda kalacaktır. MPS’nin başkanlık koltuğu da şu anda boş durumdadır. Dışarıdan bakan biri için bu, canlı ve güçlü bir hareket izlenimi vermez.

MPS’nin ve ona bağlı çevrelerin hayal gücündeki bu gerileme, belki de geçmişte kazandıkları bir dizi zaferin bir sonucudur. Nitekim Quinn Slobodian, yakın zamanda MPS tanımının günümüz siyasetini anlamak isteyenler için artık geçerli olmadığını öne sürmüştür. Belki de neoliberalizm gerçekten sona ermiştir.

Bu çıkarımı yapmanın erken olduğunu savunmak istiyorum; tıpkı pandeminin sona erdiğini ilan etmenin de erken olduğu gibi. Günümüzdeki MPS canlılık belirtileri açısından pek güçlü görünmeyebilir; ancak bu durum, dördüncü tanımın kapsadığı çok daha enerjik çevresel yapıyı — düşünce kuruluşları, medya organları, aktivist enstitüler, sahte tabanlı danışmanlıklar, ticaret birlikleri ve akademik birimleri — göz ardı etmektedir. Bu düşünsel kolektifin maddi tezahürü, çeşitli ülkelerde öylesine sağlam biçimde kök salmıştır ki, pandemi sırasında bile bir zaferden diğerine sürüklenerek ilerlemeye devam etmiştir.

Örneğimizi yalnızca Amerika Birleşik Devletleri ile sınırladığımızda bile durum netleşir: Federalist Society’nin Yüksek Mahkeme’nin çoğunluğunu ele geçirmesi açık bir darbeye işaret eder. ALEC, eyalet yasama organlarının siyasi olarak ele geçirilmesi ve oy kullanma haklarına yönelik kısıtlamaların başını çekmiştir. Kripto paralar, devletsiz para hayaliyle yaygınlaşmış ve Center for American Progress tarafından teşvik edilmiştir. Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ile Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) gibi kamu sağlığı otoriteleri ise fiilen etkisizleştirilmiş; bu süreçte öncülüğü American Institute for Economic Research üstlenmiştir. Tıp alanı ise Manhattan Institute’un vizyonları doğrultusunda yeniden yapılandırılmaktadır.

Medicare (ABD sağlık sigortası), bir dizi örtülü politika aracılığıyla özelleştirilme yolunda hızla ilerliyor (“Herkes için sağlık sigortası” söylemi buhar olup uçmuş durumda). Uzay araştırmaları ise bütünüyle ticarileştirilmiş ve milyarderlerin oyuncağı haline gelmiş durumda; bu gelişme başta Cato Institute olmak üzere çeşitli kurumlar tarafından övgüyle karşılanıyor. “Açık bilim” adı altında akademik bilimsel araştırmanın tasfiyesini örtbas eden bir kampanyaya tanıklık ediyoruz. Küresel ısınmaya karşı yedek çözüm olarak görülen jeo-mühendislik planları, American Enterprise Institute bünyesinde ve Harvard’da gözden uzak biçimde tüm hızıyla sürdürülüyor; son dönemdeki savaşlar ise enerji altyapısının karbonsuzlaştırılmasını engellemenin bahanesi olarak kullanılıyor.

Bu zaferlerin arkasındaki neoliberal örgütleri bulmak için çok uzağa bakmanıza gerek yok; hatta DeSmog ya da Think Tank Networks Research gibi siteler bu işi biraz daha kolaylaştırıyor. Neoliberal girişimler günümüzün siyasal ve toplumsal manzarasını öylesine şekillendirmiştir ki, neoliberalizmin sona erdiğinde ısrar eden sol çevrelerin bu etkinin büyük kısmını nasıl göz ardı ettiğini sormak gerekiyor. Bu algı hatası, kısmen, neoliberalizmin liberteryenizmle karıştırılmasına bağlanabilir.

Neoliberallerin devleti retorik düzeyde küçümseme alışkanlığı, onu kendi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullanmaktan vazgeçtikleri anlamına gelmez. Koca Leviathan’a, kontrolcü devlete ve bu kurumlarda yer alması gereken uzman sınıflara yönelik sürekli alayları, esasen devleti kendi projeleri ve arzuları doğrultusunda şekillendirme planlarının önsözünden ibarettir.

Siyasal hareketler tarihinde bu durum o kadar sık yaşanmıştır ki, hâlâ birilerinin liberteryenleri ve onların devlet ile piyasa arasında kurduğu katı ikiliği ciddiye alabiliyor olması hayret vericidir. Merkez bankası müdahalelerinden Çin hükümetinin kurtarma müdahalelerine kadar devlet sübvansiyonlarının yeniden düzenlenmesi, neoliberalizmin reddi değil, yalnızca aynı temanın farklı varyasyonlarıdır.

Sağ Popülizmin Neoliberal Kökleri

Sol cenahta neoliberalizmin yakın zamanda sona ereceğine dair beklentinin daha muhtemel gerekçesi, günümüzde sağ kanatta yükselen otoriter, özgürlük karşıtı, ulusalcı, küreselleşme karşıtı ve antidemokratik eğilimlerdir. Yorumcular bu olguyu çoğunlukla “popülizm” olarak tanımladığından, bu muğlak kavramdan tamamen kaçınmak oldukça güç olacaktır.

Son yıllarda birçok neoliberal de kendi adlandırdıkları bu popülizm olgusuyla baş etmekte zorlanmıştır: Cato ve Heritage gibi düşünce kuruluşlarının internet sitelerinde popülistler karşısında duyulan kaygıları dile getiren yazılar yayımlanmış; MPS ise 2017 yılında Stockholm’de düzenlediği bir toplantıyı “Özgür Topluma Yönelik Popülist Tehditler” başlığına ayırmak zorunda hissetmiştir. Sol kesimdeki birçok kişi ise son dönemde neoliberal grubun bir kanadını “küreselciler” olarak tanımlamayı öğrenmiş ve bu nedenle popülist hareketleri, önceki neoliberal yükselişin bir reddi olarak görmeye meyilli hale gelmiştir.

Ancak bu duruma farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak da mümkündür: Günümüz sağ popülizmini, neoliberal düşünce kolektifinin bir yan ürünü olarak değerlendiren bir perspektif ile. Tarihçiler artık MPS’nin erken dönem üyelerinin çoğunun büyük ölçüde antidemokratik bir tutuma sahip olduğunu ve topluluk içindeki ulusalcı kanadın hiçbir zaman tamamen bastırılmadığını ortaya koymaktadır. Neoliberallerin temel sorunu, otoriter eğilimlerini, totalitarizm karşıtı ve kozmopolit liberalizmin temsilcisi olarak çizdikleri kamusal imajla nasıl bağdaştıracakları olmuştur.

Bu ikilemi aşmanın sihirli bir yolu yoktu ve her ulus için geçerli tek tip bir reçete de mevcut değildi; bu da ideoloji ile politika arasında neden basit ve birebir bir uyum olmadığını açıklar. Bu geniş yelpaze içinde farklı yaklaşımlar savunulabilirdi — örneğin, ordoliberallerin bir önerisi, Chicago Okulu’nun başka bir önerisi, Cenevre Okulu’nun ise üçüncü bir yaklaşımı vardı.

Ancak bu çözümlerin hiçbirinden memnun olmayan bir çekirdek grup da mevcuttu; bunların birçoğu Murray Rothbard’ın etrafında toplanmıştı. Quinn Slobodian’ın ifadesiyle, bu grup “Hayek’in piçleri” haline geldi. Bu eğilim, MPS’nin ortodoks yapılarına giderek daha fazla yabancılaştı; 2006 yılında bu yapının içinden koparak “Mülkiyet ve Özgürlük Topluluğu”nu kurdu.

Son dönemde siyasette görülen yabancı düşmanı, ırkçı ve cehalet temelli yönelimi ekonomik çöküş ve pandemi kaynaklı hayal kırıklıklarının damıtılmış bir öfkesi olarak tanımlamak mümkün olabilir. Ancak bu, neoliberalizmden kopmuş bu fraksiyonun ve onların ortodoks yandaşlarının bu kaynayan hoşnutsuzluğu önceden sezmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanmış oldukları gerçeğinden dikkati uzaklaştırır.

Slobodian, Avrupa Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü’nün inşasından memnun olmayan ve kendi çalışması Küreselciler’de tanımladığı ekole sıklıkla karşı çıkan bir tür rövanşist neoliberal grubun varlığını kabul eder. Murray Rothbard’ın 1992 tarihli manifestosu Sağ Popülizm, açık biçimde “Önce Amerika” çağrısında bulunur ve pozitif ayrımcılığı kınar. Birleşik Krallık’taki Brexit sürecinin arkasında belirgin neoliberal aktörler yer almıştır ve benzer figürler, Almanya’daki Alternativ für Deutschland (AfD) partisinin ilk lider kadrosunda da bulunmuştur.

Elbette Donald Trump’ın kendisi tutarlı bir ideolojik çizgiyi hiçbir zaman temsil etmemiştir. Ancak yönetim kadrosu büyük ölçüde Koch ailesiyle bağlantılı düşünce kuruluşlarından devşirilmiştir. Bu kadronun Çevre Koruma Ajansı, İçişleri Bakanlığı, Gıda ve İlaç Dairesi, Dışişleri Bakanlığı ve diğer kurumlardaki eylemleri, neoliberal politika reçeteleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Dolayısıyla sağdaki küreselleşme karşıtı eğilimleri, önceki neoliberal kısıtlamaların açık bir reddi olarak değerlendirmek ya da canlanan bir milliyetçiliğin bu doktrine doğası gereği aykırı olduğu izlenimine kapılmak yanlış olacaktır.

Yeniden Özgüven Kazanmak

Peki, neoliberalizmin — dördüncü tanımdaki biçimiyle — gerçekten sona ermeye başladığını söyleyebilmemiz için ne gerekir? “Post-neoliberal” bir çağ, biraz daha fazla bütçe açığı harcaması, Büyük Teknoloji şirketlerine karşı birkaç göstermelik rekabet müdahalesi ya da vergi cennetlerine yönelik birkaç samimiyetsiz baskınla ilan edilmeyecektir. Bu ancak, soldaki neoliberalizm karşıtlarının, neoliberal inancın hangi unsurlarının vazgeçilmez, hangilerinin ise feda edilebilir olduğunu kavramasıyla ciddi bir olasılık haline gelir.

Neoliberaller için temel kuramsal dayanak, piyasa ve onun yetkinliklerine dair vizyonlarıdır; bu inancın ilk emri ise sosyalizme karşı çıkıştır. Neoliberal düşünce kolektifinin tüm fraksiyonları ve eğilimleri bu temel ilkeleri paylaşır. Piyasayı çoğu zaman her derde deva bir İsviçre çakısı gibi görseler de onların esas yeniliği “Piyasa”yı insanlık tarihinin en güçlü bilgi işleyicisi olarak yeniden tanımlamaları olmuştur — itaat edilmesi gereken nihai otorite olarak.

Bu dogmatik anlayış içeresinde, hiçbir planlayıcının piyasayı alt edebilecek kadar bilgi sahibi olamayacağı kabul edilir; dolayısıyla sosyalizm doğası gereği imkansızdır. Uzmanların gerçeği bilmediği, buna karşın YouTube’da geçirilen birkaç dakikanın kişiye asırların gizli bilgeliğine doğrudan erişim sağladığı yönündeki popülist kanaat de bu dünya görüşünün bir uzantısıdır.

Sol kesimdeki aktörler her ne kadar kendi inanç sistemlerine sahip olsalar da siyasi girişimlerinde hâlâ neoliberal piyasa anlayışına dayandıkları için sürekli olarak rakiplerinin karşısında etkisiz ve manevra kabiliyetsiz durumda kalmaktadırlar. Piyasadaki sorunlara ya da “piyasa başarısızlıkları”na yapılan göndermeler, ancak onların siyasi sezgilerinin ne denli yetersiz olduğunu ortaya koyar. Oysa sosyalizmin temel ilkesi epistemolojiktir: Bazı insanların, çaba ve adanmışlıkla mevcut durumu anlayıp onu daha iyiye değiştirebileceği düşüncesi. Richard Seymour bu yaklaşımı “Prometheusçu dürtü” olarak adlandırmıştır.

Bunun mümkün olmasının nedeni, Foucault’nun aksine, piyasanın monolitik, bağımsız ve tek bir “hakikat rejimi”nin hakemi değil; aksine, bir dizi müdahale sonucu belirli hesaplanabilir sonuçlar üreten, çeşitli kişilerarası mekanizmalardan oluşan bir yapı olmasıdır. Piyasaların “bilme” yetisine sahip olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Bu algısal değişimde (gestalt kaymasında), piyasalar özgürlük üretmez; aksine, toplumsal denetim sağlar. Neoliberalizm, sol siyasal hareketlerin ekonomik alan üzerindeki bilinçli hakimiyetlerine yeniden güven kazanana kadar sona ermeyecektir. 

Pandemi benzetmesine dönecek olursak, neoliberaller pandeminin sona erdiğini, devletin enfeksiyon ve hastalık verilerini izlemeyi bırakması, ortama bilgi kirliliği ve dezenformasyonun yayılması ve sağlık sonuçlarının piyasa tarafından belirlenmesine izin verilmesi yoluyla ilan eder. Sosyalistler ise pandeminin, halk sağlığı müdahaleleri sayesinde birleşik, standartlaştırılmış, ulusötesi hastalık ve ölüm oranları verileri belirlenmiş bir süre boyunca üzerinde uzlaşılan baz seviyelere döndüğünde sona erdiğini ilan edeceklerdir. İkinci durum asla birinciyle karıştırılmaz.

Çeviri: Mete Kösem

Kaynak: https://jacobin.com/2022/04/end-of-neoliberalism-think-tanks-lobby-groups

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑